<$BlogMetaData$>



 

 

EDEBİ TÜRLER
 
SON SEÇİLENLER
  • <%RecentEntryTitle%>
Genç Şairler
 
EDEBİYAT BLOGLARI
 
 
 

29/3/2008

Türkçemize Fıransız Kaldık

h1

Benin, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas. Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edicidir. Bu da; “Frankofon ülkeler ailesine mensup olmalarıdır”.

    Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demektir. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta. Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca.
    Kısaca “Frankofon” olma özelliği saydığımız bu ülkelerde yaşayan insanlar kendi öz dillerine “Fransız” kalmış durumdalar.
    Peki ya biz? 
    Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce isim…
    Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi yarı Türkçe isimler… 
   
    CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçeden bozma yabancı isimler… 
   
    Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ‘shi’ eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen isimler…
Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere artık hiç de yabancı değiliz.
    Yabancılaşma, artık hiç yadırganmaz durumda. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. Yabancılaşmanın veya gönüllü işgal altına girmenin temelinde yatan gerekçe veya gerekçeler hakkında epey madde sıralayabiliriz. Bizdeki yabancı hayranlığından, hayatın hemen her aşamasında yağmur misali karşımıza çıkmasına kadar yüzlerce sebep bulabiliriz.
    Bu sebeplerin en önde gelenlerinden birisi, toplum olarak, bu şekildeki kullanımlarda çok istekli oluşumuz olsa gerek. Duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk birkaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyoruz. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısır döngü devam edip gidiyor. Şimdi bu kısır döngünün başladığı tarihlere doğru kısa bir seyahat yapalım.
İlânât 
   
    1838 yılında İngilizlerle yapılan Ticaret Sözleşmesi gereği, Osmanlı pazarlarına İngiliz malları hızla girmeye başladı. Kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan ticaret sözleşmeleri ile kumaşından işlenmiş derisine, mobilyasından zücaciyesine, hatta askerler ve devlet memurları için özel olarak üretilen kıyafetlere varıncaya kadar ürünler Osmanlı insanının önüne sunuldu. Adı geçen sözleşmeyle, Osmanlı toplumunu büyük bir pazar olarak gören Avrupalı tüccarlar, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da bir tüketim toplumu oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Bunun için Avrupa patentli ne varsa, gerekli-gereksiz demeden Osmanlı pazarlarına bu ürünleri taşımaya başladılar.
    Avrupalı tüccarların kullandıkları en etkili yöntem o dönemlerde yayınlanan gazetelere reklâm vermek idi. O dönemin karşılığıyla “ilânât,” yani reklâmlar yoluyla kendi ürünlerini, üstelik kendi verdikleri isimlerle Osmanlı insanına çok geçmeden kabul ettirdiler. Piyano, çikolata, sigorta, mıknatıs, lokanta, vida, fanila, kablo, vapur, tiyatro, balkon gibi bize artık hiç yabancı gelmeyen kelimeler günlük hayatta sık sık kullanılmaya başladı. Hatta o günün insanlarınca bilinen “Medicamants Nouveoux” (Yeni İlâçlar) gibi ifadeler hiç çekinilmeden reklâmlarda kullanılıyordu. Batılı tüccarların kendi ürünlerini tanıtmak ve markalarını zihinlerde yerleştirmek için o dönemde kullandıkları bir başka ilginç yöntem de mektupların kullanılmasıydı. Osmanlı topraklarındaki ticaretle uğraşan meslektaşlarına veya yakın dostlarına gönderdikleri mektupların üst kısımlarına, sattıkları ürünün ismi veya markasını da yapıştırıyorlardı.
    Gazetelerden mektuplara kadar hemen her alanda Osmanlı sınırları içinde hızla yayılan yabancı ürünler ve markalar, yeni bir tabela kültürünü de ortaya çıkarmıştı. Vitrin camlarında, dükkânların tabelalarında gerek Arap harfleriyle, gerekse Latin harfleriyle yazılan isimler bambaşka bir dili günlük hayata yerleştirmeye başlamıştı. 19 Temmuz 1918 tarihini taşıyan ve İstanbul’da yayınlanan Yeni Mecmua isimli derginin, “Zavallı Türkçe” başlıklı başyazısında bu yeni dil şiddetle eleştiriliyordu. Yazı, belki o dönemin sadece Beyoğlu semtinde yaşananları aktarıyordu. Ama bugün ülkemizin kasabalarına, hatta köylerine varıncaya kadar gözlemlenen tabloyu aynen aktarıyor gibi. Bazı ifadeleri aktaralım:  “Bizim memlekette en az bilinen, sarfu nahvi her gün hırpalanan bir lisan varsa Türkçe’dir. Bunu mübalâğa mı zannediyorsunuz? O halde biraz etrafınıza göz gezdiriniz. Mağazaların yekpare iri camları üstündeki yazılı satırlara, duvarlara yapıştırılmış sarı, mor, pembe kâğıtlı ilânların kocaman harflerine... Beyoğlu’ndaki kibar moda mağazalarının ucuzluk ilânlarına bakınız.” 
    Reklâmlar yoluyla yeni teknolojiler ve yeni ürünlerle birlikte, Osmanlı toplumuna yeni anlayışlar, yeni alışkanlıklar, kısacası yeni yaşama biçimleri de gelmişti. Gelen bir şey daha vardı: Yeni bir dil.
    Batılı tüccarlar ürünlerine olan güveni sağlayabilmek için, insanımızda o dönemlerde filizlenmeye başlayan Batı hayranlığını çok iyi kullandılar. Duvar kâğıtları, çatal-kaşık, dikiş makinesi, zücaciye, giyim-kuşam, yeni teknolojik ürünler reklâmlar aracılığıyla ballandıra ballandıra anlatılırken, bu ürünleri kullanmanın çok önemli bir saygınlık kaynağı olduğu vurgulanıyordu. Bir ürün tanıtılırken hangi ülkede üretildiği de mutlaka söylenenler arasındaydı. İngiliz veya Alman malı olduğu, Fransa’dan veya Amerika’dan getirildiği belirtilmeden geçilmiyordu. Artık insanlar aldıkları bir ürünü yakınlarına büyük bir gurur içinde, “Frengistan malı,” “nev icad,” “yeni icad,” “Avrupa işi” ve “dünyaca ünlü” gibi ifadelerle anlatmaya başlamışlardı. Ve artık görülen her bir yeni ürün “Vay be, adamlar ne güzel yapmışlar!” sözleriyle yâd edilir oldu. 
   
    Neler değişti? 
    Bir zamanlar yabancı isim ve markaları gazetelerde, duvar afişlerinde, dükkânların tabela ve vitrinlerinde gören insanımız, 1950 yılından itibaren radyonun yaygınlaşmasıyla daha fazla markayla tanışma fırsatı buldu. Tanıştığı her yabancı marka insanımızın Batı hayranlığını daha da arttırdı. Bu hayranlığa paralel olarak, lüzumlu–lüzumsuz ayırt etmeksizin daha fazla Batılı ürün piyasalara sürüldü. 1970’li yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşan televizyon yayını yine aynı yönde hizmet etti. 24 Ocak 1980 tarihi, hem reklâmcılık açısından, hem de yabancı markaların daha da yaygınlaşması açısından çok önemli dönüm noktalarından birisi oldu. Bu tarihte alınan ekonomik kararlar çerçevesinde, ülke içinde yabancı yatırımların gerçekleşmesine yönelik önemli imkânlar sunuluyordu. Kısa zamanda pek çok yabancı firma Türkiye’de yatırım yaptı. İç piyasada daha fazla yer etmek isteyen bu firmalar basın yoluyla yoğun bir reklâm faaliyetine giriştiler. Bu yarış 1990’lı yıllarda hızla çoğalan özel televizyon kanallarıyla iyice kızıştı. Bu reklâm yarışına paralel olarak insanlardaki yabancı markalara olan hayranlığı, bu hayranlık da cadde ve sokaklardaki yabancı isimli dükkân, mağaza, market, kasap, saatçi, kırtasiyeci, ayakkabıcı ve daha pek çok satış yerini hızla arttırdı.
    “Türkçeye Fransız Kaldık!”  
    Artık 2000’li yıllardayız. Yabancı marka hayranlığının ve kullanımının sonu ne zaman gelecek diye merak etme fırsatı dahi bulamadan, bu kez devreye internet girdi. Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere hiç de yabancı değiliz. 
                                                                                                                                    Dr.Veli Sırım 

29/3/2008

B.Necatigil/Edebiyatımızı Sevmek ve Anlamak

h1

Yıllar önce Behçet Necatigil'e soruluyor: "Bugünkü yazarları da yansıtması bakımından edebiyat tarihi çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?"
Necatigil'in yanıtı şöyle: 
   

     "Yazarlar üzerine, yeni kitaplar çıktıkça, dergilerde, gazetelerde dağınık değerlendirmeler görülüyor. Toplu, geniş, hâkim kitaplar yok. Doyurucu monografiler yok. El kitapları var sadece. Hazırlayıcıların uzun zaman yatırımı isteyen araştırmalara vakitleri de yok. Birçok yeni yayına yetişmek telâşından belli bir konu üzerinde rahat ve sabırlı çalışmak kolay değil. Tarih, her şey bittikten sonra başlarmış, ondan mı nedir, bugünün yazarlarını yetkiyle içine alacak bir edebiyat tarihi yazılmıyor nedense. Cesaret ve feragat işi bu.
    Bir de şu var: Edebiyat tarihi son sözlerini söylemişlere uzaktan bakıştır, bir hatıra defteridir âdeta. Sel sularındaki adam; kıyıdaki adam gibi, ayağı toprakta olan adam gibi çıplak gözle göremez durumu ve kendisini. Tarih olmasın isterse; bir şeyler yetiştirmek isteyen çiftçi, kendi taşlı tarlasını çapalamaya bakar."
    Edebiyat sevgisi, kitap okuma tutkusu elbette yetişme dönemlerimizde filizlenir. Bazan, pek ender, bol kitaplı bir ev; şiire, romana düşkün bir anne, bir baba. Ya da, tarih kitaplarına düşkün bir yaşlı büyük. Ya da, kitap kurdu bir komşu hanım... Ama daha çok, okul yılları...
Okul yıllarında bütün ders kitaplarının okuma sevgisini aşılaması gerekmez mi? Ve en başta, Türk Edebiyatı kitapları!
    Orta öğretimde bu ders yılında okutulacak Türk Edebiyatı kitapları (9., 10., 11. sınıflar) okuma alışkanlığı kazandıracak, okuma sevgisini besleyecek nitelikte değil. İyi niyetle hazırlanmış belki, ama yetersiz. Hem de alabildiğine yetersiz, karışık, karmakarışık. Bu kitapların çok yankılı tartışmalara yol açacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Necatigil'in sıraladığı sorunlar, bu kitapların hazırlanışında da başı çekmiş.
    Dün Âkif'i 'yobaz', Tevfik Fikret'i 'zındık', Nâzım Hikmet'i 'vatan haini', Necip Fazıl'ı 'gerici' kimliklerine oturtan, karşıt ve saplantılı zihniyetler, edebiyatımızı sevdirmek konusunda büyük kötülükleri temsil ettiler. Bu hastalıktan kurtuluyoruz. Fakat genç insanımıza edebiyatımızı bir türlü sevdiremiyoruz.
    Genç insan, daha yolun başında, edebi zevkten iyice yoksun -belki didaktik bile olamayan- ders kitaplarıyla karşılaşıyor. Edebiyat öyle, edebiyat bu... sanıyor. Daha yolun başında, sonra kolay kolay onarılamayacak, düzeltilemeyecek bir yanıltmaca. Yanıltmaca rüzgâr ekiyor; bir ömür boyu edebiyattan uzak yaşayan pek çok kişiyle de fırtına biçiyoruz.
Gerçek Yayınevi'nin, bir zamanlar, kültür hayatımıza katkı denebilecek bir dizisi vardı: "100 Soruda". O dizide, öğretmenim Rauf Mutluay'ın XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı çalışması da yer almıştı.
    Rahmetli öğretmenim, "Selim İleri'ye her zamanki güzel umutlarla sevgi..." diye imzalamış eserini; yıllardan 1970. İçim titreyerek okudum. Bu kitap her zaman elimin altındadır. Rauf Mutluay'ın -yargılarına bazan katılalım, bazan katılmayalım- derin emeğine, geniş görüngesine, bilgi birikimine daima saygı duydum.
    Son büyük edebiyat tarihimizi, yakın dönemler açısından, Prof. Dr. İnci Enginün kaleme getirdi. Dergâh Yayınları'nın iki cilt halinde okura sunduğu bu çok değerli çalışma, Necatigil'in vurguladığı "uzun zaman yatırımı"nın verimidir. Örnek bir çalışmadır. Enginün, şaşılası bir çabayla, her yazar ve her eser için en yeni ya da gözden en ırak bir kaynağı bile anıyor. Böylece okurun farklı kaynaklardan yararlanarak, kendi kişisel yorumuna varması için olanak sağlıyor.
    Ne kadar isterdim, İnci Enginün'ün kaleminden çıkma, onun hazırladığı, okullar için düzenlenmiş bir Türk Edebiyatı kitabını okumayı.
    Bakanlığın 11. sınıf ders kitabının hemen başında bir "Hatırlatma" var: "11. sınıfta okunması gereken eserler". Sıralıyorum:
Sergüzeşt / Sami Paşazade Sezai; Felâtun Bey ile Rakım Efendi / Ahmet Mithat Efendi; Şair Evlenmesi / Şinasi; Zavallı Çocuk / Namık Kemal; Aşk-ı Memnu / Halid Ziya Uşaklıgil; Madam Bovary / Gustave Flaubert; Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy; Köprülü'den Seçmeler / Mehmet Fuat Köprülü; Tarih Musahabeleri / Yahya Kemal Beyatlı; Seçme Hikâyeler / Ömer Seyfettin; Çağlayanlar / Ahmet Hikmet Müftüoğlu; Memleket Hikâyeleri / Refik Halit Karay; Ateşten Gömlek / Halide Edip Adıvar; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları / Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Kubbede Kalan Hoş Sada / Halide Edip Adıvar.
Niye okunmasın ki diyeceksiniz. Okunmasın demiyorum zaten. Benim de çok sevdiğim eserler var aralarında. Sadece "gereken" oluşlarını yadırgadım. Niye Ateşten Gömlek gerekiyor da, Sodom ve Gomore gerekmiyor? Niye -Ahmet Mithat Efendi'nin çok daha önemli romanı- Müşâhedat değil de, Rakım'la Felâtun'un o tatsız tuzsuz karşıtlığı?
Edebiyatımızı sevdirmenin bir yolu olmalı...
                                                                                                              SELİM İLERİ

 
EDİTÖR

 
EDEBİYAT SİTELERİ
BU AYKİ E-DERGİ

Free Blogger Templates